Mustafa Reşit ya da bildiğimiz adıyla Dr. Reşit Galip Bey (1893-1934). Henüz Tıbbiye öğrencisiyken, kendi dilekçesiyle, gönüllü olarak Balkan Savaşı’na ve o dönem Büyük Harp adıyla anılan Birinci Dünya Savaşı’na katılacak kadar vatanseverdi. Cumhuriyet’in ilanından sonra milletvekilliği ve bakanlığın yanı sıra, İstiklal Mahkemelerinde üyelik yaptı, Halkevleri’nin kurulmasında önemli katkıları oldu, Türk Dil Kurumu’na dönüşecek olan Türk Dili Tetkik Cemiyeti’nde etkin rol aldı, sonradan Türk Dil Kurumu’na başkanlık yaptı. Kızılay başhekimliği yaptığı sırada sıtma ile mücadelede kendi bulduğu yöntem sayesinde önemli bir katkı sağladı. Bakanlığı döneminde üniversite reformunu gerçekleştirdi. Öylesine idealistti, öylesine halkçıydı ki gerekli gördüğünü düşündüğü zaman Atatürk’ü dahi karşısına almaktan çekinmez, fikirlerini mertçe ortaya koyardı.
Kazım Özalp’in 1992 yılında Türkiye İş Bankası Kültür Yayınlarından çıkan “Atatürk’ten Anılar” kitabının 48. sayfasında aktardığı hatırasına göre; Dolmabahçe Sarayı’nda Atatürk’ün sofrasında farklı misafirlerin bulunduğu yemekli bir toplantıda, Reşit Galip ile Maarif Vekili (Milli Eğitim Bakanı) Esat bir hayli sert bir biçimde tartışırlar. Reşit Galip orada da lafını esirgemez ve Esat Bey’e karşı çok sert bir konuşma yapar. Kemal Paşa, sofrasında bir vekilin zor durumda kalmasından hoşlanmaz ve Reşit Galip’e tepkiyle konuyu kapatmaya çalışır. Devamı şöyledir:
‘… Reşit Galip “Af buyurunuz paşam, bu inkılâp ve zihniyet meselesidir. Müsaade buyurursanız fikrimizi söyleyelim” diye ısrar etti. “Hatta daha ileri giderek diyeceğim ki sizin huzurunuzda bu sofrada inkılâpları zedeleyeceği icraattan bahsedilmesi küstahlıktır, hoş görülemez” dedi.
Mustafa Kemal Paşa bu sert konuşma karşısında Galip Bey’e “Yorgun görünüyorsunuz, madem konuşmalar da hoşunuza gitmiyor, gidip istirahat edebilirsiniz” dedi.
Reşit Galip aldırmadı “Burası milletin sofrasıdır, kovulmamalıyım, kendimi iyi hissediyorum, kalkmam” diye cevaplandırdı.
Mustafa Kemal Paşa işi uzatmak istemedi “O halde biz kalkalım masayı beyefendiye bırakalım” diyerek kalktı, sofrayı bıraktı ve hemen odasına çekildi. Biz de kalktık ve dağıldık. Reşit Galip bir süre sofrada yalnız oturduktan sonra pencere kenarında başka bir koltuğa geçerek sabaha kadar oturmuş. Sabahleyin yaverlerden birine “Ankara’ya trenle döneceğim, istasyona gidiyorum” diyerek sarayı terk etmiş. Kemal Paşa, gece bir süre kendi odasından durumu izlemiş ve sabah olunca Reşit Galip Bey’in nereye gittiğini sormuş. Aldığı bilgilere göre Reşit Galip’in saraydan ayrılırken, cebinde hiç parası olmadığı için Başkatip Tevfik Bey’den 25 lira borç aldığını öğrenmiş. “Cebinde beş parası yok ama karakterinden hiç taviz vermiyor” diyerek üzüntüsünü belirtmiş. Ayrıca Tevfik Bey’e “Başka paran yok muydu, insan sadece 25 lira mı verir” diye sitem etmiş.’
Elbette bu topraklarda bu tür makamlara ulaşmış, bakanlık yapmış çok sayıda namuslu, fedakâr, vatansever devlet adamı vardır, her birini ayrı ayrı yazıya dökmek imkânsızdır. Ancak özellikle Cumhuriyetin ilk yıllarında; bu topraklarda yaşayan/yaşayacak olan insanların mutluluğu, refahı, huzuru, yaşam kalitesi için canlarını hiçe sayarak çırpınan Mustafa Necati, Reşit Galip, Mahmut Esat Bozkurt gibi kahramanlar özellikle içinde bulunduğumuz şu dönemde çok daha iyi araştırılmalı, anlaşılmalıdır. Özdemir İnce’nin “Cumhuriyet’in Üç Fedaisi” kitabının tanıtım bülteninin son cümlesi şöyledir: “Öldüklerinde kimisi kira evinde oturuyordu, kiminin de cebinde sadece 5 lirası vardı”
İşte o sürekli karalamaya, hatta kendilerince rövanş almaya çalıştıkları insanlar, Cumhuriyetin kurucu kadrosunun idealist neferleri böylesi karakterlere sahiptiler.
Dönelim günümüze… Herhangi bir bakanın, Cumhurbaşkanı’na kendi doğrularını ifade edebilmek için benzeri bir tepkiyi verebileceğini hayal edebiliyor musunuz? Veya herhangi bir siyasi parti ileri geleninin parti genel başkanına bu denli karşı çıkabileceğini? Olanak dışı, ama diyelim ki böyle bir sürtüşme yaşandı, peki bu durumda liderlerin bu duruma göstereceği tepkiyi?
Milletin gücünü arkasına alan, kanunları her şeyin üstünde tutan, son nefesine kadar ülküsünün peşinde koşan, bu uğurda ülkenin en güçlü insanına bile muhalefetten çekinmeyen bakanlardan sonra… Gerekirse bürokrasiyi alaşağı ederiz diyen ve Binali’yi kenara ittirirken liderine yakalananlara nasıl sürüklendik, biraz düşünmemiz gerekmiyor mu?