İlçemiz Coğrafi Yapısı:
İç Anadolu bölgesinde, Nevşehir iline bağlı bir ilçedir. Yüzölçümü 666 km2 dir. Kuzeydoğuda Kozaklı, doğuda Avanos, güneyde Gülşehir ilçeleri; batı, kuzeybatı ve kuzeyde de Kırşehir iliyle çevrilidir. Kızılırmak Havzasının orta bölümünde yer alır ve ortalama yüksekliği 1.250 metre olan platolardan oluşur. Nevşehir’e 45 km., Kırşehir’e 42 km., Kayseri’ye 90 km., Ankara’ya 230 km. uzaklıktadır. İlçenin en büyük yükseltisini, 1720 metre yüksekliği ile Yeniyapan köyü yakınındaki Kırlangıç dağı oluşturur. Hacıbektaş’ın güneyinde ve ilçe merkezine yaklaşık 15 km. uzaklıktaki Hırka dağının yüksekliği ise 1670 metredir.
Aloğlu ve Çayırbağ Çiftliklerinde bulunan küçük derelerin oluşturduğu Kızılöz Çayı üzerinde yapılan Kumtepe Göleti, yöre köylülerince arazi sulamasında kullanılmaktadır. İlçeye bağlı Karaburna beldesindeki su göleti de, sebze ve bahçe işiyle uğraşanlarca sulama amaçlı kullanılmaktadır. İklimi, tipik karasal iklim özellikleri gösterir; yazlar sıcak ve kurak; kışları sert, soğuk ve kar yağışlı geçer. İlçe arazisinin büyük bir kısmında tarım yapılmakta olup, yapılan ağaçlandırma çalışmaları neticesinde yeşil alan yüzölçümü de her geçen gün biraz daha artmaktadır.
İlçemizde Ekonomik Yapı:
İlçenin ekonomisi tarıma dayalıdır. İlçe sınırları içerisindeki Kumtepe göleti ve Karaburna beldesindeki sulama göleti, sulu tarım yapma imkanı sağlamıştır. Buğday, arpa, mercimek, nohut, şeker pancarı, ayçekirdeği en çok ekimi yapılan ürünlerdir. İlçe ekonomisine, tarımdan sonra önemli katkısı olan bir diğer ekonomik sektör ise hayvancılıktır.
Ağırlıklı olarak Karaburna beldesinde yapılan bağcılık ve şarap üretimi de ilçenin önemli ekonomik değerleridir. Kavaklıdere şaraplarını üreten firmanın, üzüm üretimi konusunda bölgede yaptıkları çalışma ve yatırımlar da, her geçen gün üzüm üreticiliğinin ve bağcılığın gelişmesine katkı sağlamaktadır.
Ülkemizin önemli tekstil ihracatçıları arasında yer alan Hey Tekstil’in, 16.08.2006 tarihinde Hacıbektaş’ta hizmete soktuğu Ahmet Celal Bektaş Tekstil Fabrikası, yöre ekonomisine çok önemli katkılar sağlamakta iken; tekstil sektörünün 2011 yılı başlarından itibaren içine düştüğü krizle birlikte, Hey Tekstil’in Hacıbektaş’ta açtığı fabrikasındaki üretimin 15.02.2012 tarihinde tamamen durdurulması, Hacıbektaş’ın sosyal ve ekonomik yaşamını olumsuz yönde etkilemiştir.
Orta ölçekli bir tekstil işletmesi olan Fidel Tekstil, Nevşehir’deki üretimini 2014 yılında Hacıbektaş’ta yaptırdığı fabrikaya taşımış ve yarattığı iş imkanı ile ilçe ekonomisine katkı sağlamıştır.
İlçemizde Turizm:
Alevilik/Bektaşilik öğretisinin doğduğu ve geliştiği yer olması, 1964 yılında müze olarak açılan Hacı Bektaş Veli Dergahının Hacıbektaş’ta bulunması, ilçenin önemli bir turizm merkezi olmasını sağlamaktadır. İlçe merkezinde bulunan Karahöyük’te yapılan kazılarda bulunan ve Hacıbektaş Arkeoloji ve Etnografya Müzesinde sergilenen tarihi eserlerin, Hacıbektaş’ın tüm uygarlıklara ev sahipliği yapmış olduğunu göstermesi de, ilçe için önemli bir turizm zenginliğidir.
Hacıbektaş’ta varolan turizm potansiyeli yeterince değerlendirilememiştir. Çok uzunca bir süre, iç turizme ve özellikle de inanç turizmine dayalı turizm anlayışı gelişim gösterememiştir. Konaklama tesislerindeki eksiklik; yeme-içme ve dinlenme ihtiyaçlarına cevap verecek lokanta, çay bahçesi gibi tesislerdeki yetersizlik; bunların yanı sıra çağımızın turizm anlayışını kavrayamayan ve kendini gelişime kapalı tutan ticari anlayış, ilçenin turizm pastasından payına düşeni alamamasının temel nedenlerindendir. Bu saydığımız eksiklikler, 16 Ağustos Hacı Bektaş Veli’yi Anma ve Kültür, Sanat Etkinlikleri sırasında artan ziyaretçi sayısı nedeni ile daha yoğun hissedilmektedir. Bu dönemdeki ziyaretçi yoğunluğunun yarattığı konaklama ihtiyaçlarını, mevcut otel ve pansiyonlar karşılayamamaktadır. Evlere konuk kabul etme ve etkinlikler için Kızılay’dan temin edilen çadırlarla konaklama ihtiyacı karşılanmaya çalışılırken, Kızılay’ın 16 Ağustos 2004 yılındaki çadır vermeme kararı ile, sorun daha da büyümüştür. Bu dönemde, ilçe dışından gelen seyyar satıcıların artması ve kontrol altına alınamamaları da ilçe turizmini olumsuz yönde etkilemektedir.
2003-2004 Yıllarından itibaren, Kapadokya bölgesine düzenlenen turizm turlarına Hacıbektaş’ın da dahil edilmeye başlanması; ilçe esnafının turizm gerçeğini yeni yeni algılamaya başlaması ve kendilerini yenileme çabası içerisine girmeleri; konaklama imkanlarındaki gelişmeler, turizmin gerçek anlamı ile Hacıbektaş’ta kendini hissettirmesinin ilk adımları olduğunu göstermektedir.
“İLÇEMİZ TARİHİNİ” iki başlık altında toplamaya çalıştık:
1-HACI BEKTAŞ VELİ’NİN SULUCA KARAHÖYÜK’E GELMESİNDEN ÖNCEKİ İLÇEMİZ TARİHİ
2-HACI BEKTAŞ VELİ’NİN SULUCA KARAHÖYÜK’E GELMESİNDEN SONRAKİ İLÇEMİZ TARİHİ
1-HACI BEKTAŞ VELİ’NİN SULUCA KARAHÖYÜK’E GELMESİNDEN ÖNCEKİ İLÇEMİZ TARİHİ:
1967 yılında, Ankara Üniversitesi Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Kemal BALKAN başkanlığındaki bir heyet tarafından, Hacıbektaş ilçe merkezinde bulunan Karahöyük’te yapılan kazı çalışmalarında, çeşitli kültür kalıntıları bulunmuştur. Elde edilen arkeolojik buluntuların bir kısmının milattan önceki yıllara ait olduğu saptanmıştır. 1967-1976 Yılları arasında yapılan arkeolojik kazılarda, aşağıdan yukarıya doğru şu uygarlık katlarının varlığı tespit edilmiştir:
I.Eski Tunç Çağı: M.Ö.3200-M.Ö.1200
II.Asur Ticaret Kolonileri Çağı: M.Ö.1950-M.Ö.1800
III.Eski Hitit Devleti: M.Ö.1650-M.Ö.1500
IV.Hitit Orta Krallık Dönemi: M.Ö.1500-M.Ö.1380
V.Büyük Hitit İmparatorluğu Devri: M.Ö.1380-M.Ö.1200
VI.Geç Hitit ve Frig Dönemi: M.Ö.1200-M.Ö.700
VII.Asur-Med ve Pers Egemenliği Dönemi: M.Ö.700-M.Ö.330
VIII.Hellenistik Devir: M.Ö.330-M.Ö.30
IX.Roma Devri: M.Ö.30-M.S.395
ASUR TİCARET KOLONİLERİ DÖNEMİ (ESKİ TUNÇ ÇAĞI) (M.Ö.1950-M.Ö.1800)
Hacıbektaş ilçe merkezinde bulunan Karahöyük’te yapılan arkeolojik kazılarda, Eski Tunç Çağına ait eserler de bulunmuştur. Kazılarda çıkan eserler, Eski Tunç Çağı içinde yaşanmış olan Asur Ticaret Kolonileri Uygarlık Döneminin, Sulucaharahöyük’teki yaşamı da etkilediğini göstermektedir.
HİTİTLER DÖNEMİ (ESKİ TUNÇ ÇAĞI) (M.Ö.1650-M.Ö.1200)
M.Ö.2000 yılı başlarında Kafkaslar üzerinden gelen Hititler, Orta Anadolu’da Kızılırmak havzasına yerleştiler. Hititler’in, buradaki yerli halkla kaynaşarak M.Ö.1650 li yıllarda kurdukları Hitit Devleti, çocuğu bulunmayan kralın M.Ö.1200 yıllarında ölümü üzerine, kardeşi II.Şuppiluliuma’nın tahta geçme çabasının yarattığı kargaşayı yaşamıştır. Bu döneme rastlayan, Ege ve Kuzeyden gelen kavimlerin saldırıları neticesinde, bölgedeki Hitit hakimiyeti sona ermiştir.
GEÇ HİTİT VE FRİGLER DÖNEMİ (M.Ö.1200-M.Ö.700)
Hitit İmparatorluğu yıkılsa da, bütünüyle yok olmamıştır. Daha sonraları “Geç Hitit” denilen “Beylikler” dönemi yaşanmıştır. Hacıbektaş – Karaburna, Topada (Acıgöl), Gülşehir – Sıvasa (Gökçetoprak) da bulunan hiyeroglif kaya yazıtları, küçük beyliklerin oluşturduğu “Tabal Krallığının” Kapadokya bölgesine hakim olduğu Geç Hitit dönemine aittir.
Hitit İmparatorluğunun yıkılışa geçtiği yıllarda Anadolu, Ege ve Kuzeyden göç eden kavimlerin etkisine girmeye başlamıştır. Kafkaslar üzerinden gelenlere Muşki deniliyordu ve Elazığ yöresine yerleşmişlerdi. Hitit İmparatorluğu yıkılırken, Anadoluda ilk varlık gösterenler Muşkiler olmuştur. Batıdan gelenler ise Brig adını taşıyorlardı. Yavaş yavaş Orta Anadolu’ya geçen bu boylardan Balkan kökenli olan Frigler, Polatlı yöresine ulaştılar. M.Ö. 8. yüzyılda krallık durumuna gelerek siyasal bir topluluk olan Frigler, Hellen ve Geç Hitit etkilerine rağmen, Anadolu’ya gelen diğer kavimlerle kaynaşarak kendine özgü bir Anadolu kültürü oluşturmuşlardır.
KİMMERLER’İN İSTİLASI VE LİDYA EGEMENLİGİ (M.Ö.700-M.Ö.585)
M.Ö.8.yüzyılın son on yılında Karadeniz kuzeyinde yaşayan Kimmerler, İskitlerin (Sakaların) baskısına dayanamayarak, Kafkaslar üzerinden Anadolu’ya yönelmişlerlerdir. M.Ö.676 da Kimmerler’e karşı koymak isteyen Frigya Kralı Midas’ın yenilmesi ile, Frigler Orta Anadolu’dan Batı’ya sürülmüşlerdir.
Kimmerler’in saldırıları karşısında ayakta kalmayı başaran Lidya devleti, M.Ö.6.yüzyılda Frigya’nın önemli bir kısmını zaptederek Kapadokya’ya kadar genişlemiş ve bölgeye hakim olmuştur.
MEDLER VE PERSLER DÖNEMİ (M.Ö.585-M.Ö.332)
M.Ö.6.yüzyılın sonlarında Medlerin hakimiyetine geçen bölge, M.Ö.6.yüzyıl ortalarında Perslerin yönetimine girdi. Pers hakimiyetine giren Anadolu, İran’daki gibi “Satraplık” lara ayrılarak idare edilmiştir. Bu dönemde bölgemiz, Kapadokya Satraplığı’na bağlıydı. Persler bu bölgeye, “güzel atlar ülkesi” anlamına gelen “Katpatuka” diyorlardı ve “Katpatuka” bölgesinden vergi olarak at, katır ve koyun alıyorlardı. Anadolu insanı, İran kökenli bu yönetim anlayışına karşı fırsat buldukça isyan etmiştir. Pers hakimiyetinin zayıfladığı dönemde, Kapadokya satraplığının da isyan ederek bağımsızlık ilan etme girişimlerini görüyoruz. Bunlardan ilki M.Ö.372’de yaşanan, Kapadokya satrabı Datame’nin ayaklanmasıdır. Datame’nin başlattığı bu ayaklanma başarıya ulaşamadıysa da, başka satraplıkların ayaklanmasının önünü açarak, Anadolu’daki Pers hakimiyetinin sarsılmasına neden olmuştur.
KAPADOKYA KRALLIĞI DÖNEMİ (M.Ö.332-M.S.17)
Pers hakimiyetinin zayıfladığı dönemde, Kapadokya satraplığının yanı sıra, başka satraplıkların da Perslere karşı ayaklandığını ve bağımsızlıklarını ilan etmeye çalıştıklarını görüyoruz. Makedonya’lı İskender’in, Persleri M.Ö.333’te yenilgiye uğratmasının ardından, “Ariarathes” Kapadokyas kralı ilan edilmiş ve Kapadokya Krallığı kurulmuştur.
Tarım arazilerinin verimli olması, gümüş ve kalay madeni zenginliği ve önemli geçiş yolları üzerinde bulunması bölgeyi önemli kılmakta idi. Büyük İskenderin oğlu Perdikkas, bu toprakların önemini görerek Kapadokya’ya saldırdı. M.Ö.322’de Kapadokya Kralı Ariarathes’i mağlup ederek öldürdü. Kapadokya bundan sonra, 20 yıl boyunca Makedonya İmparatorluğu hakimiyetine tabi olmuş; ancak Ariarathes’in yeğeni II. Ariarathes, 20 yıl sonra tekrar Kapadokya Krallığını kurmuştur.
M.Ö.280 yıllarında batıdan gelen Galatlar’ı ve Anodolu’nun içlerine kadar ilerleyen Roma Devleti’ni durdurabilmek için yapılan savaşlar neticesinde Kapadokya Krallığı zayıflamıştır. Pontus Krallığı ve Roma Devleti’nin bölgeye hakim olma mücadelesi başlamıştır. Roma Kralı Tiberius M.S.17 de, Kapadokya’yı Roma Devletine bağlayarak kargaşaya son vermiştir.
ROMA ve BİZANS DÖNEMİ (17-1082)
Roma Devletine bağlanan bölge, merkezi Kayseri olan bir eyalet haline getirilmiştir. Roma Devletinin bölgedeki egemenliği sırasında, doğudan göç ederek bölgeye yerleşimler olduğu gibi, bölgeye yönelik saldırılarda olmuştur. Bölgeyi korumak için Lejyon adı verilen askeri birlikler kurulmuştur. Ege ile bölge arasında yapılan yeni yollar, eyaletin merkezi konumunda olan Kayseri’nin önemli bir ticari merkez olmasını sağlamıştır. Gordianus III, İran’dan gelen Sasani’lerin saldırılarına uğrayan Kayseri şehrinin etrafını surlarla çevirmiştir. Bu dönemde Anadolu’ya yayılmakta olan Hristiyanlar için, Kayseri ve Kapadokya bölgesi önemli bir yerleşim alanı olmuştur.
Roma İmparatorluğunun M.S.395 yılında ikiye ayrılması ile, Kapadokya bölgesi Doğu Roma İmparatorluğu sınırları içinde kalmıştır. Bizans İmparatoru III.Leon’un ikonları yasaklaması ile başlayan İkonoklasm Döneminde (726-843), bölgedeki taşlardan oyulmuş manastır ve kliseler, ikona yanlılarının sığınağı olmuştur. Kapadokya bölgesinde 7.yüzyılın ilk yıllarında, Bizanslılar ve Sasaniler arasında yoğun savaşlar yaşanmış; bölge 6-7 yıl kadar Sasanilerin egemenliğine geçmiştir. M.S.651 yılında Halife Osman tarafından Sasani Devletinin yıkılması ile, bölge bu kez Arap-Emevi saldırılarına uğramıştır.
Alparslan yönetimindeki Selçuklu ordusunun 1071’de, Romanos Diogenes yönetiminde Bizans ordusunu Malazgirt’te yenilgiye uğratması ile, Bizans İmparatorluğu gerileme sürecine girmiştir. Bu tarihten sonra yaşanan göçler sonucunda, bölgede bulunan yerli Rum köyleri yanında, Türk yerleşimleri oluşmuştur.
ANADOLU SELÇUKLU VE DANİŞMENDLİLER DÖNEMİ (1082-1243)
1075 Yılında kurulan Anadolu Selçuklu Devletinin, 1082 yılında Kayseri’yi egemenlik sınırları içine katması ile, Kapadokya bölgesi Selçuklu hakimiyetine girmiştir. Kapadokya bölgesi bir süre, kökeni Selçuklular ve Anadolu’ya göçen Türkmen topluluklarına dayanan Danişmendlilerin yönetiminde (1086-1175) kalmıştır. Anadolu Selçuklu Devleti ve Danişmendlilerin birlikte karşı koydukları Haçlı Seferlerinde, Kapadokya bölgesi büyük zarar görmüştür.
Melik Gazi’nin 1143 de ölümüyle, Danişmendliler taht kavgasına başlamışlar ve II.Kılıçarslan 1175 de, Kapadokya ve çevresini Selçuklu hakimiyeti altına sokmuştur. II.Gıyasettin Keyhüsrev (M.Ö.1237-1246) dönemindeki kötü yönetim, Anadolu Selçuklu Devletini dağılma ve parçalanma sürecine sokmuştur.
Araştırma ve incelemeler neticesinde ulaşılan tarihsel veriler, Hacı Bektaş Veli’nin bu dönemde ve böyle bir ortamda Hacıbektaş’a geldiğini göstermektedir.
2-HACI BEKTAŞ VELİ’NİN SULUCA KARAHÖYÜK’E GELMESİNDEN SONRAKİ İLÇEMİZ TARİHİ:
HACI BEKTAŞ VELİ’NİN HACIBEKTAŞ’A GELİŞİ: Hacı Bektaş Veli’nin Anadolu’ya ve Sulucakarahöyük’e (Hacıbektaş’a) gelişine ilişkin sağlam ve somut bilgilere sahip değiliz. Döneme ait bilgiler içeren kaynaklar ve yapılan araştırmalar; Hacı Bektaş Veli’nin, Anadolu Selçuklu Devletinin kötü yönetildiği, Türk birlik ve beraberliğinin bozulduğu bir dönemde Anadolu’ya geldiğini göstermektedir. Döneme ait bilgiler aktaran Aşıkpaşazade (1478’de yazdığı “Tevarih-i Al-i Osman”), Eflâki (1318-1353 yılları arasında yazdığı “Menâkıbu’l-Ârîfin”), Elvan Çelebi (Baba İlyas’ın torunu – Baba İlyas ‘ ın söylencelere dayalı yaşamını anlatan “Menâkıbu’l-Kudsiyye fî Menâsıbı’l-Ünsiyye”), Oruc Bey ( “Tevarih-i Al-i Osman”) gibi tarihçilerin kaleme aldıkları eserler ve değişik tarihli el yazmaları olan “Vilayetname” de, Hacı Bektaş Veli’ye ilişkin bilgi ve anlatımlar bulunmaktadır. Bu bilgi ve anlatımlar ışığında, bir kısım araştırmacılar şu sonuca ulaşmışlardır:
Horasan Erenlerinden Hacı Bektaş Veli, Baba İlyas’ın çevresinde ve yakınındadır. Babai ayaklanmasında ölen kardeşi Menteş’le yolları, Kırşehir ve Kayseri’ye gittikten sonra ayrılmıştır. Menteş, Sivas’a gitmiş ve Babailer ayaklanmasında ölmüştur. Hacı Bektaş Veli ise, II.Gıyasettin Keyhüsrev (M.Ö.1237-1246) dönemindeki kötü yönetim sonucunda, Baba İlyas’ın örgütlediği ve Baba İshak’ın yönettiği 1240’daki “Babailer Ayaklanması” na rastlayan tarihlerde, ölümüne kadar yaşayacağı Hacıbektaş’a gelmiştir. Ayaklanmaya katıldığını düşünenlerin yanı sıra, ayaklanmaya katılmadan Hacıbektaş’a geldiğini ileri sürenlerde bulunmaktadır.
Bastırılan Babailer Ayaklanmasının sarsıcı etkileri ve Moğollar karşısında 1243’deki “Kösedağ Savaşında” alınan yenilgi, Anadolu Selçuklu Devletini dağılma ve parçalanma sürecine sokmuştur. 1271’de öldüğü düşünülen Hacı Bektaş Veli’nin Sulucakarahöyük’teki yaşamı, bu tarihsel döneme denk düşmektedir.
BEYLİKLER DÖNEMİ (1243-1466)
Selçukluların 1243 Kösedağ savaşında Moğollar’a yenilmesiyle birlikte, bölgede Moğol hakimiyeti başlamış ve bölge Moğolların atadığı valilerce idare edilmiştir. Moğolların baskısı, Bizans saldırıları, siyasal suikastlar, doğal afetler ve salgın hastalıklar, Anadolu Selçuklu Devleti’nin çöküşünü hazırlamıştır. Anadolu Selçuklu Devletinin bu çöküş döneminde, uç bölgelerdeki Türkmen boyları bağımsızlıklarını ilan ederek Beylikler kurdular. 1277 Tarihinden sonra tahta çıkan Anadolu Selçuklu Sultanları görünüşte hüküm sürseler de, aslında yönetim ve egemenlik İlhanlılar’ın kontrolündeydi. Anadolu Selçuklu Devleti 1318 de yok olmuş ve bölge tamamen İlhanlıların hakimiyetine geçmiştir.
Sulucakarahöyük’ün bulunduğu bölgedeki Moğol baskısı ve hakimiyet dönemini; egemenliğin Beylikler arasında el değiştirdiği bir dönem takip etmiştir. İlhanlıların egemenliğini, sırasıyla Eretna Beyliği, Karamanlı ve Kadı Burhaneddin Devleti yönetimleri izledi. Tekrar Karamanlılar’ın yönetimine geçen bölge, Yıldırım Beyazıt tarafından 1398’de Osmanlı topraklarına katılmıştır. 1402’de Ankara Savaşı’nı kazanan Timur, bölgeyi tekrar Karamanlılar’a verdi. Karamanlılar ve Osmanlı Devleti arasında uzun süren savaşlar sonunda bölge, 1466’da Karamanlı topraklarıyla birlikte Osmanlı Devleti’ne bağlanmıştır.
BEYLİKLER DÖNEMİNDE HACI BEKTAŞ VELİ VE HACIBEKTAŞ: Baba İlyas’ın örgütlediği ve Baba İshak’ın yönettiği 1240’daki “Babailer ayaklanması” na denk düşen bir tarihte Hacıbektaş’a geldiği düşünülen Hacı Bektaş Veli, burada olgunlaştırdığı öğretisi ile, ölümünden sonra kurulacak olan Bektaşi tarikatının temellerini atmıştır. Hacı Bektaş Veli’nin ölümünden sonra müridleri, O’nun öğretisini dört bir yana yaymışlardır.
Aşıkpaşazade’nin Vekayinâmesinde; Abdal Musa’nın, Kadıncık’ın müridi ve Hacı Bektaş adını taşıyan Dervişler topluluğunun kurucusu olduğundan bahsedilmektedir. Hacı Bektaş Veli’den “el alan” ve “giz verilen ve yetiştirilen” Kadıncık Ana 1271’de ölen Hacı Bektaş Veli’nin öğretisini taşıma ve aktarma görevini üstlenir. (Alevi edebiyatında geçen Fatma Nuriye Hatun , Kutlu Melek, Fatma kavramlarının Kadıncık Ana olduğunu düşünenlerin yanı sıra, bunların farklı kimlikler olduğuda ileri sürülmektedir.) Beylikler döneminde, Hacı Bektaş Veli’nin öğretisini Anadolu’nun dört bir yanına yayacak olan “Dervişler Topluluğu”, Hacı Bektaş Veli Dergahında yetişmiştir. Abdal Musa’nın Sulucakarahöyük’te, Bursa-Bergama-Denizli ve son olarakta Elmalı – Tekkeköy’deki yaşamını aktaran “Abdal Musa Vilayetnamesi” nin de Aşıkpaşazade’yi doğruladığı görülmektedir. Hacı Bektaş Veli’nin harcını kardığı Alevi-Bektaşi anlayışı, Anadolu, Trakya ve Balkanları kapsayan çok geniş bir alanda kabul görmüş ve benimsenmiştir.
OSMANLI DEVLETİ EGEMENLİĞİ (1466-1919)
OSMANLI DEVLETİNİN GENİŞLEME DÖNEMİNDE DERVİŞLER: İleride Osmanlı Devletini kuracak olan ve Oğuzların Kayı boyundan olup Anadolu’ya göç edenler, Anadolu Selçuklu Sultanı I. Alaaddin Keykubat tarafından Ankara’nın batısındaki Karacadağ civarına yerleştirildiler. Ertuğrul Bey idaresindeki Kayı Boyu, 1231 yılında Söğüt ve Domaniç’i fethederek bu bölgeye yerleşti. Ertuğrul Bey’in 1281 yılında ölümü ile, Kayıların başına oğlu Osman Bey geçti ve 1299 yılında bağımsızlığını ilan ederek Osmanlı Beyliği’ni kurdu. Osmanlı Devleti’nin temelleri bu tarihlerde atılmış oldu.
Karamanlılar ve Osmanlı Devleti arasında uzun süren savaşlar sonunda, Hacıbektaş ve çevresi, Karamanlı topraklarıyla birlikte 1466 tarihinde Osmanlı Devleti’ne bağlanmıştır. Osmanlı Devletinin Hacıbektaş ve bölgedeki egemenliği 1466 tarihinde başlamakla birlikte, Hacı Bektaş Veli Dergahında yetişen Dervişlerin, Osmanlıların devlet olma sürecine etkileri çok daha önceki tarihlere rastlamaktadır.
Osmanlı Devletinin genişleme döneminde, yeni fethedilen topraklara yerleşen ve yerleştikleri yerler kendilerine verilmiş olan Derviş’lere rastlıyoruz. Sultan tarafından tanınan ayrıcalıklı konum ve bazı vergilerden muaf tutulmaları, yerleşecekleri yerin fethine katılan “Derviş Gazileri” yaratmıştır. Hacı Bektaş Veli’nin halifesi durumundaki Abdal Musa’nın, evlatlığı Seyit Ali Sultan’ın, Geyikli Baba’nın ve diğer dervişlerin Osmanlıların hakimiyetlerini genişletmesinde; Bursa, Trakya ve Balkanların fethinde rol oynadıkları görülmektedir. Abdal Musa, daha sonra bu ayrıcalıklı konumunu bırakarak, Bergama ve Denizli’ye, oradan da kendi tekkesini kurduğu Elmalı – Tekkeköy’e gitmiş; gittiği yörelerde Hacı Bektaş Veli’nin kutsanışını yaygınlaştırmıştır.
OSMAN BEY – ORHAN BEY – YENİÇERİ OCAĞI – HACI BEKTAŞ VELİ: Osmanlı Devleti’nin Sünni İslam anlayışını benimsemeye başladığı XV.yüzyılın sonlarına kadar, Şaman inançlı atalarından izler taşıyan bir İslam inanışı dönemi yaşanmıştır. Osmanlının yaşadığı bu dönem ve süreçte Hacı Bektaş Veli’nin, halkın gönlünde saygın bir yere sahip olduğunu gösteren anlatımlara rastlıyoruz.
“Vilayetname” nin sonlarında aktarılan, Hacı Bektaş Veli’nin Osman Gazi’ye “Elifi Tac” giydirdiğine ilişkin söylence kısaca şöyle: “Ertuğrul’un Osman adında genç bir oğlu vardı. Babası ölünce Kayılar boyuna beğ oldu. Yarhisar, Bilecik, İnegöl ve İznik’e saldırarak kafirlerin topraklarını yağmaladı. Kafirler, sultan Alaeddin’e anlaşmalarına uyulmadığından yakındılar. Sultan Alaeddin, Osman’ın amcası Gündüz Alp’e gönderdiği hükümle, Osman’ı huzuruna getirtti ve heybetini görünce hayranlığını gizleyemedi. Onu Hacı Bektaş Veli’ye yolladı. Hacı Bektaş Veli, Osman’ı görünce başındaki Elifi Tac’ını çıkarıp ona giydirdi, ona kılıç kuşandırdı ve çerağ yaktı. Kendi kuşağını çıkarıp Osman’ın beline dolayarak önüne sofra yaydı ve ‘Haydi, bütün bu makamları al, seni din düşmanlarıyla savaşmaya salıyoruz.’ ve ‘Hünkar adımı sana veriyorum’ dedi. ‘Bu adı ve bütün bunları hep senin soyundan olanlar taşısın. Doğudan batıya dek ışığın sönmesin’ diye dua etti.”
Bu anlatım, Hacı Bektaş Veli’nin Osman Gazi (1258-1326) ile bir ilişkisi ve ilgisi olmadığını yazan tarihçi Aşıkpaşazade’nin aktardığı bilgi ile çelişmektedir. Kaldı ki Osman Gazi’nin, Hacı Bektaş Veli’nin 1271’de ölümünden sonra; Ertuğrul Bey’in 1281’de ölümü ile Kayı boyunun başına geçtiği bilinmektedir. Bu bölümün Vilayetname’ye, Osmanlı Hanedanlığına “kutsiyet” kazandırarak, halkın bağlılığını sağlama gayesi ile eklendiğini akla getirmektedir.
Sultan Orhan’ın (1288-1362) kardeşi Alaeddin Paşa’nın, derviş yaşamı sürmek için bütün yönetim görevlerini geri çevirdiğini öğrendiğimiz Oruc Bey tarihinde yer alan, Yeniçeri Ocağının kuruluşuna ilişkin bölüm ise özetle şöyle: ”Alaeddin Paşa kardeşine, yeni kurulan orduyu Hacı Bektaş’ın koruması altına almasını, has askerine Bektaşi’lerin beyaz serpuşunu giydirerek, kırmızıyı öbürlerine bırakmasını öğütler. Sultan Orhan, Hacı Bektaş’tan izin almak için adamlarını gönderir. Hacı Bektaş da ona icazet ve ak börk yollar.”
Yeniçeri Ocağının 1362’de I.Murat zamanında kurulduğu kabul edilmektedir. Osmanlı tarihi ve tarihi seyir incelendiğinde, Hacı Bektaş Veli’nin Yeniçeri Ocağı’nın kuruluşunda doğrudan bir etkisinin olmadığı görülmektedir. Bu yıllarda Hacı Bektaş Veli yaşamamaktadır. Yeniçerilerin Hacı Bektaş Veli’yi “Pir” kabul etmeleri, Yeniçeri Ocağı ile Bektaşilik arasında bir bağ olduğunu düşündürtmektedir. Bu bağın, Hristiyan bir çevreden gelen ve devşirme genç askerlerin yetiştirilmesinde görev alan bir kısım Bektaşi Dervişleri vasıtası oluştuğu varsayımını akla getirmektedir. Hacı Bektaş Veli ile Yeniçeri Ocağının kuruluşunu ilişkilendiren Vilayetname’deki anlatımın, Anadolu ve Rumeli’de teşkilatlanmış, yaygın ve etkili Bektaşi tekkelerinin desteğini kazanmayı; Hacı Bektaş Veli’yi “Pir” sayan Yeniçerilerin hanedana bağlılıklarını pekiştirmeyi hedeflediğini akla getirmektedir.
OSMANLI DEVLETİ – HACI BEKTAŞ VELİ DERGAHI: Osmanlı Sarayı, Sünni İslam anlayışına yöneldiği XV. yüzyılın sonlarına kadar, Hacıbektaş’taki Dergah’la ilgisini kesmemiştir. Vilayetname’ye göre türbe, atası Gazi Osman ile yakınlıklarından dolayı, Hacı Bektaş’ın anısına içten bağlı olan Sultan Gazi Murat (Orhan Bey) (1326-1389) tarafından, Yanko Medyen adlı bir Mimara yaptırılmıştır. II. Murat (1451-1481), türbe aleminin yaldızı için bin altı yüz akçe altın döktürmüştür. II. Bayezıt (1448-1512) Dergahı ziyaret etmiş ve kubbesini kurşunla kaplattırmıştır.
Sulucakarahöyük’te yaşayanlar avarız vergisinden (Avrupa’daki Hıristiyan ittifakına karşı açılan seferlerin masraflarını karşılamak amacıyla her evden 10 akçe alınması) muaf tutulmuşlar ve kadılar hariç, diğer devlet görevlilerinin müdahale edemiyor olmaları Sulucakarahöyük nüfusunu artırmıştır. Hacıbektaş’ta 1485 tarihinde 776 olan nüfusun, 1584 de 4000-4200’e ulaştığı tahmin edilmektedir.
II.Beyazıt 1501 yılında, İkinci Pir olarak bilinen Balım Sultan’ı (1462-1516), Hacı Bektaş Veli Dergahının başına getirmiştir. Bütün söylentiler Balım Sultan’ın, Edirne’nin 40 kilometre güneyinde bulunan Seyyid Ali Sultan (Kızıl Deli) tekkesinin bulunduğu Dimetoka’dan geldiğini göstermektedir. Bazı araştırmacılar, Alevi – Bektaşi düşüncesini ve teşkilatını kontrol altında tutmak isteyen Osmanlı idaresinin, Balım Sultan’ı Hacı Bektaş Veli Dergahının başına getirdiği düşüncesindedirler. Bektaşi Tarikatının biçimlenmesine ilişkin etkisi ve rolü yadsınamayacak olan Balım Sultan, 1462’de Dimetoka’da doğmuş ve 1516 yılında Hacıbektaş’ta ölmüştür.
Osmanlı Padişahlarının “Dergah”a ilgisi, II. Bayezit’den sonra sona ermiştir. Osmanlı Sarayı, XV.yüzyıl sonlarında Sünni İslam anlayışına yönelmiş; 1517’de Abbasi Halifeliğini sona erdiren Yavuz Sultan Selim, ilk Halife Sultan olmuştur. Osmanlının Arap-Acem kültürünü benimsediği bu süreçte; baskı altındaki Alevi ve Bektaşiler, 1501’de kurulan Türk Safevi Devletine ve Şah İsmail’e yakınlık duymuşlardır. I.Selim (1495-1566) 1512 yılında hükümdar olmuş; 1514 yılında Safevi Devleti üzerine düzenlediği sefer öncesinde ve sonrasında, Alevi ve Bektaşilere yönelik büyük bir kıyım gerçekleştirmiştir. Resmi kaynaklara göre 40.000’in üzerinde Alevi ve Bektaşinin canına mal olacak kıyım, Müftü Hamza’nın 1512 yılında Alevilere karşı hazırladığı fetva ile başlatılmıştır. Bu dönemde, Hacıbektaş’taki Dergahın yeniden açılacağı 1551 yılına kadar kapatıldığını ileri sürenlerin yanı sıra; 1516 yılında ölen Balım Sultan’dan sonra, Dergah’ın başına Kalender Çelebi’nin geçtiğini ileri sürenler de bulunmaktadır. Kalender Çelebi’nin, Balım Sultan’ın kardeşi, oğlu yada torunu olduğuna ilişkin farklı değerlendirmeler olsa da, Bektaşi Dergahı ile bağını kimse yadsımamaktadır.
I.Selim’den sonra, 1520 yılında tahta oturan Kanuni Sultan Süleyman’ın da Anadolu’da yaşayan halkın üzerindeki baskıcı yönetim anlayışını sürdürmesi isyanlara neden olmuştur. 1526 yılındaki Süğlün Koca (Baba Zünnun) ve 1527 yılındaki Zünnunoğlu Halil isyanını, 1527 yılındaki Kalender Çelebi’nin önderlik ettiği “Şah Kalender” isyanı izlemiştir. Vergi toplayanların yolsuzluklarından yakınan ve Kanuni Sultan Süleyman’ın arazi tahririni yenilemesinden zarar görenlerin de katılımı ile isyan kısa sürede Kırşehir, Ankara, Çorum, Amasya, Tokat, Maraş, Sarız ve Elbistan’ı da kapsayan geniş bir alana yayılmıştır. I.Selim zamanında tımarları (TIMAR:Osmanlı toprak düzeninde, yıllık geliri üçbin akçeden yirmibin akçeye kadar olan,genellikle sipahi denen asker sınıfına hizmet karşılığı olarak verilen dirlik.) ellerinden alınan Dulkadiroğlu sipahilerininde katılımı ile, Kalender Çelebi’nin önderliğindeki isyancılar 30.000 kişiden fazla bir kuvvet haline geldiler. Mohaç seferinden dönen Kanuni, ayaklanmayı bastırması için Sadrazam İbrahim Paşa’yı görevlendirdi. İbrahim Paşa’nın, Anadolu Beylerbeyi Behram Paşa komutasında gönderdiği öncü Osmanlı kuvvetleri, Kalender Çelebi önderliğindeki isyancılar tarafından bozguna uğratılır. Gittikçe büyüyen ve kuvvetlenen isyanın mevcut askeri güçle bastırılmasının zorluğunu gören Sadrazam İbrahim Paşa, Dulkadıroğlu sipahilerine tımarlarının geri verileceğini bildirerek isyancıların bölünmesini sağlar. Kalan kuvvetler arasında da çözülme başlayınca, Maraş’ın Nurhak Dağlarındaki Başsaz yaylasındaki çatışmada, isyancılar yenilgiye uğradı. Ayaklananların başında bulunan Kalender Çelebi ve Kalender Çelebi’yi sonuna kadar yalnız bırakmayan Dulkadiroğlu beylerinden Veli Dündar’ın başları kesildi. Kalender Çelebi’nin mezarı, Hacı Bektaş Veli Dergahı içerisindeki Balım Sultan Türbesi içerisindedir. Kalender Çelebi önderliğindeki isyanın, Pir Sultan Abdal’ın deyişlerine yansıdığına dair inceleme ve değerlendirmeler, her iki ismin aynı dönemde yaşadığını göstermektedir.
Hacıbektaş 1541 yılında, Niğde’ye bağlı bir nahiye merkezidir.
Osmanlı Devleti’nin XVIII. yüzyıldan itibaren zayıflamaya başladığı dönemde, Bektaşi Tekkelerinden aldıkları destekle isyanlara karışıp, keyfi hareket eden Yeniçeri Ocağına karşı tepkiler artmıştır. II.Mahmut (1808-1839) tarafından 1826 yılında Yeniçeri Ocağı kapatılmış ve Bektaşilik yasaklanmıştır. Bektaşi Tekkeleri kapatılarak, Bektaşi Babalarının bir kısmı sürgüne gönderilmiş ya da idam edilmişlerdir. II. Mahmud, çıkardığı 11 Ocak 1827 tarihli fermanla, “Anadolu’daki bütün Bektaşi tekkelerinin türbe mahalleri hariç bütün binalarının yıktırılmasını eşya, emlak ve diğer gelirlerine el konulmasını” emretmiştir. Birçok Bektaşi tekkesi camiye dönüştürülmüş ve daha çok Nakşibendi tarikatına mensup şeyhlerin idaresine bırakılmıştır. Bu dönemde Hacıbektaş’taki merkez tekkeye de Nakşi Mehmed Said Efendi tayin edilmiştir. 1839’da tahta çıkan I.Abdülmecid (1823-1861) döneminde Bektaşi Tekkeleri yeniden canlanmış ve II. Meşrutiyet’ten sonra bu canlanma daha da artarak sürmüştür. Hacıbektaş 19.yüzyıl sonlarında, Ankara vilayetinin Kırşehir sancağına bağlı bir nahiye merkezidir.
MİLLİ MÜCADELE VE CUMHURİYET DÖNEMi:
ATATÜRK’ÜN HACIBEKTAŞ’A GELİŞİ: Ulusun kurtuluşu için toplanan kongreler neticesinde bağımsızlık savaşının yürütüleceği merkez olarak Ankara seçilmişti. Sivas Kongresi sonrasında Ankara’ya gitmek üzere yola çıkan Mustafa Kemal Atatürk’ün, Alevi ve Bektaşiler için mühim bir merkez olan Hacıbektaş’a uğrayarak, Çelebi Cemalettin Efendi ve Dedebaba Postu Vekili Niyazi Salih Baba’nın desteklerini almak istiyordu. 22 Aralık 1919 tarihinde Hacıbektaş’a gelen Mustafa Kemal Paşa ve beraberindeki heyet, bir gece Hacıbektaş’ta kalmış; varolan ilişki ve destek, daha detaylı olarak ele alınmıştır. Bu görüşmenin ardından, Anadolu’daki tüm Bektaşi tekkeleri milli mücadeleye tam destek vermişler ve birer karargah gibi çalışmışlardır.
HACI BEKTAŞ VELİ TEKKESİNİN KAPANMASI: Osmanlı toplum ve eğitim hayatında önemli bir yere sahip olan tekke ve zaviyeler zamanla yozlaşmış, toplumsal yaşamda bölünme ve gruplaşmalara sebep olmuştu. Türkiye Cumhuriyeti’nin önünü açmak için tekke, zaviye, türbe ve tarikat gibi kurumların kaldırılması gerekiyordu. 30 Kasım 1925 tarihinde yürürlüğe giren 677 sayılı “Tekke ve Zaviyeler ile Türbelerin Kapatılmasına ve Türbedarlar ile Bazı Ünvanların Men ve İlgasına Dair Kanun” ile tekke, zaviye ve türbelerin kapatılması kabul edilmiş ve bazı geleneksel ünvanların kullanılması yasaklanmıştır. Hacıbektaş’ta bulunan Hacı Bektaş Veli Dergahı’da, çıkarılan bu kanunla kapatılmıştır.
HACIBEKTAŞ’IN, NEVŞEHİR’İN İLÇESİ OLMASI: Bakanlar Kurulu’nun 12.12.1947 tarih ve 21454 sayılı kararı ile 01.01.1948 tarihinde ilçe yapılan Hacıbektaş, Kırşehir iline bağlanmıştır. 1953 Yılında Millet Partisinin kapatılması üzerine, 1954 yılında Cumhuriyetçi Millet Partisini kuran Osman Bölükbaşı, 2 Mayıs 1954 tarihinde yapılan seçimde Kırşehir ilindeki oyların çok büyük bir kısmını alarak tekrar TBMM’ne seçilir. Demokrat Parti, 20 Temmuz 1954 tarih ve 6429 sayılı kanunla Nevşehir’i il, Kırşehir’i de ona bağlı bir ilçe haline getirerek, Kırşehir’i cezalandırır. Kırşehir’e bağlı bir ilçe olan Hacıbektaş, Nevşehir’e bağlanır. 1 Temmuz 1957 de çıkarılan 7001 sayılı kanunla, Kırşehir yeniden il yapılmış, Hacıbektaş ise Nevşehir’e bağlı bir ilçe olarak kalmıştır.
HACI BEKTAŞ VELİ TEKKESİNİN MÜZE OLARAK AÇILMASI: Hacı Bektaş Veli Külliyesi, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nce 1958-1964 yılları arasında restore edilmiştir. 30 Kasım 1925 tarihinde yürürlüğe giren Tekke ve Zaviyelerin kapatılmasına dair yasa ile Hacı Bektaş Veli Dergahı da kapatılmıştı. Hacı Bektaş Veli Dergahında bulunan eserler, Milli Eğitim Bakanlığı Müzeler Genel Müdürlüğü’nce gönderilen bir heyet tarafından saptanarak, önemli ve taşınabilir durumda olanlar önce Ankara Kalesindeki bir depoya, Ankara Etnografya Müzesinin kurulması ile sözkonusu müzeye taşınmıştır.
Külliyenin geniş kapsamlı onarımına 1958’de Milli Eğitim Bakanlığı tarafından başlanmış, 1959’dan itibaren Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından devam edilmiş; büyük ölçüde aslına uygun biçimde tamir edilen külliye, 16 Ağustos 1964 tarihinde müze olarak ziyarete açılmıştır.
İlçenin bugün hala ayakta kalan tarihi yapılarından olan Hacı Bektaş Veli Dergahı, Kadıncık Ana Evi, Bektaş Efendi Türbesi Vakıflar Genel Müdürlüğü mülkiyetindedir. Hacı Bektaş Veli Dergahı, Kültür Bakanlığı Anıtlar ve Müzeler Genel Müdürlüğünce, Hacı Bektaş Veli Müzesi olarak ziyarete açık tutulmaktadır. Karahöyük kazılarından çıkan eski çağlara ait eserler ise, Hacıbektaş Arkeoloji ve Etnografya Müzesinde sergilenmektedir.
(Hacıbektaş WEB bu metnin hazırlanmasında, Ansiklopedik bilgiler ve İrene Melikoff’un “Hacı Bektaş – Efsaneden Gerçeğe” adlı eserinden yararlanmıştır.)
M.Ö.1950-M.Ö.1800 | Asur Ticaret Kolonileri Çağı |
M.Ö.1650-M.Ö.1500 | Eski Hitit Devleti |
M.Ö.1500-M.Ö.1380 | Hitit Orta Krallık Dönemi |
M.Ö.1380-M.Ö.1200 | Büyük Hitit İmparatorluk Dönemi |
M.Ö.1200 | Ege Göç Kavimlerinin Anadolu’ya Gelmesi |
M.Ö.1200-M.Ö.700 | Geç Hitit ve Frig Dönemi |
M.Ö.700-M.Ö.585 | Kimmer Akınları-Lidya Egemenliği |
M.Ö.585-M.Ö.547 | Med Egemenliği |
M.Ö.547-M.Ö.332 | Persler Dönemi |
M.Ö.332-M.S.17 | Kapadokya Krallığı Dönemi |
17-395 | Romalılar Dönemi |
395-1082 | Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu Dönemi |
1071-1086 | Türklerin Bölgeye Yerleşmesi |
1086-1175 | Danişmendliler Dönemi |
1075-1243 | Anadolu Selçuklu Dönemi |
1243-1318 | Bölgenin Moğol Hakimiyetine Geçmesi |
1318-1322 | İlhanlı Devleti Egemenliği |
1322-1327 | Timurtaş’ın İlhanlılar’a karşı Bağımsızlığını İlanı |
1327-1340 | Timurtaş’ın öldürülmesi; İlhanlı Komutanlarından Eratra Bey Yönetimi |
1340-1365 | Bağımsız Eratra Beyliğinin Egemenliği |
1365-1398 | Karamanoğullarının Egemenliği |
1398-1402 | I.Beyazıt’ın Bölgeye Hakimiyeti |
1402-1466 | Timur’un Bölgeyi Karamanoğullarının Yönetimine Vermesi |
1466-1919 | Osmanlı Devleti Egemenliği |
1501-1516 | Balım Sultan’ın Bektaşiliği Kurumsallaştırması |
1527 | Kalender Çelebi (Şah Kalender) Ayaklanması |
22.12.1919 | Atatürk’ün Hacıbektaş’a Gelişi |
30.11.1925 | Hacı Bektaş Veli Tekke’sinin Kapatılması |
20.07.1954 | Hacıbektaş’ın Nevşehir’in İlçesi Olması |
16.08.1964 | Hacı Bektaş Veli Müzesinin Açılışı |
Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları, yurdu düşman işgalinden kurtararak tam bağımsız bir devlet kurmak için başlattıkları ulusal kurtuluş mücadelesinin başarıya ulaşabilmesi için, tüm Anadolu insanını bir amaç etrafında birleştirmenin gerekliliğine inanıyorlardı. Mustafa Kemal Paşa, Alevilerin sayıca ne kadar önemli olduğunun ve yüzyıllardır Osmanlı idaresine olan muhalefetlerinin bilincindeydi. Bu amaçla onları kazanmak için girişimlere başladılar. Mustafa Kemal Paşa, 26 Haziran 1919 tarihinde Konya II. Ordu Müfettişliğine şu mesajı yolladı:
Tokat ve çevresinin İslam nüfusunun % 80’i, Amasya çevresinin de önemli bir bölümü Alevi mezhepli ve Kırşehir’de Baba Efendi hazretlerine çok bağlıdırlar. Baba Efendi, ülkenin ve ulusal bağımsızlığın bugünkü güçlüklerini görmekte ve yargılamakta gerçekten yeteneklidir. Bu nedenle, güvenli kimseleri görüştürerek kendilerinin uygun gördüğü “Ulusal hakları koruma” ve “Başka ülkeye bağlanmama” derneklerini destekleyecek birkaç mektup yazdırılarak buralardaki etkili Alevilerin Sivas’a gönderilmesini pek yararlı görüyorum. Bu konuda içten yardımlarınızı dilerim.
3. Ordu Müfettişi Fahri Yaver
Mustafa Kemal
MUSTAFA KEMAL PAŞA VE BERABERİNDEKİ HEYETİN, HACIBEKTAŞ’TA CEMALETTİN ÇELEBİ VE SALİH NİYAZİ BABA İLE GÖRÜŞMELERİ: Sivas Kongresi sonrası yürütülecek bağımsızlık mücadelesine, merkez olarak Ankara seçilmişti. Bu kongrenin yürütme organı durumunda olan Temsil Heyeti, Ankara’ya gitmeden önce Hacıbektaş’a uğrayıp, bu nüfuzlu merkezin kesin desteğini sağlamak istiyordu. Milli Mücadele ve Cumhuriyet yıllarında Mustafa Kemal’in yanında olan Mazhar Müfit Kansu (1873-1948)’ nun, “Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber” adıyla, 4 Mart 1948 den itibaren “Son Telgraf” gazetesinde bölümler halinde yayınlanan ve 1966 yılında Türk Tarih Kurumu tarafından iki ciltte toplanarak yayınlanan anılarında, Mustafa Kemal’in Hacıbektaş’a geliş nedeni şöyle aktarılıyor:
“Çünkü Hacıbektaş’a da uğranılacaktı. Bu mühim bir merkezdi. Bütün Anadolu’daki üç, dört milyondan daha ziyade miktara baliğ olan Alevilerin merbut bulundukları Çelebi, Hacıbektaş kariyesinde oturmakta idi. O zaman Çelebi Cemalettin Efendi ve Dedebaba Postu Vekili Niyazi Salih Baba idi. Milyonlara varan Alevi-Bektaşiler, gerçi bitaraf bir vaziyette görülüyorsa da bunlar, Çelebi’nin, Dedebaba Vekili’nin emir ve iradesine tabi olduklarından bu zat ile görüşmek, onları tarafımıza çekmek için gerekliydi…”
21 Aralık’ta Mucur’a gelen heyet, Mucur Kaymakamı Cevat Bey’i de alarak 22 Aralık 1919 günü Hacıbektaş’a geldi. Mustafa Kemal Paşa ve Rauf Orbay, Mazhar Müfit Kansu, Hüsrev Gerede, Alfred Rüstem, Dr.Refik Saydam, Hakkı Behiç, Cevat Abbas Gürer, Şeyh Fevzi Efendi, Muzaffer Kılıç, Bedri Bey’den oluşan heyet, o sırada Dedebaba Postunda oturan Salih Niyazi Dedebaba tarafından bir çiftlikte karşılandı.
Mustafa Kemal ve heyet üyeleri, Hacıbektaş’a geldiklerinde, önce Çelebi Cemalettin Efendiyi ziyaret ettiler. Çelebi Cemalettin Efendi ile bağımsızlık mücadelesi konuşuldu. Hacıbektaş görüşmesindeki en ilginç konuşmayı sonradan Veliyettin Çelebi (1868-1940) şöyle aktarmıştır:
Çelebi Cemalettin Efendi Mustafa Kemal Paşa’ya; “Paşa Hazretleri, cesaretli ve basiretli idarenizde Türk Milletinin düşmanı kahredeceğine inancım sonsuz. Yüce Allahın milletimize müyesser edeceği zaferden sonra Cumhuriyet ilanı düşünüyor musunuz?” diye sordu. Mustafa Kemal Paşa bunun üzerine, “O mutlu günün ilanına kadar aramızda kalmak kaydıyla, evet Çelebi Efendi Hazretleri” diye yanıtladı.
Mazhar Müfit Kansu’nun “Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber” adıyla yayınlanan anılarında, görüşmede Cemalettin Çelebinin Cumhuriyet taraftarlığını belli etmiş olmasına rağmen; Mustafa Kemal’in zamanı olmayan bu mühim mesele hakkında olumlu yada olumsuz bir cevap vermeyerek tedbirli davrandığını yazmıştır. Mazhar Müfit Kansu’nun yazdığı anılarında, görüşmeye ilişkin anlatımı şu cümlelerden oluşuyor.
”Çelebi Efendi derhal vaziyeti kavradı ve adamlarına lazım gelen talimatı vereceğini vaat etti. Paşa’nın, vaziyet ve giriştiğimiz mücadele hakkında verdiği tafsilat, Çelebi’nin nazarı dikkatini celbetti. Hatta Çelebi, daha ileri giderek, cumhuriyet taraftarlığını ihsas ettirdiyse de, Paşa, zamanı olmayan bu mühim mesele için müspet veya menfi bir cevap vermeyerek, gayet tedbirli bir suretle müzakereyi idare etti. Anlaşılıyor ki Cemalettin Efendi cumhuriyete taraftar; hele Salih Baba, hür fikirli, çok ileri bir zat.”
22 Aralık günü, Çelebi Cemalettin Efendi tarafından ağırlanan Mustafa Kemal Paşa, o geceyi Çelebi Cemalettin’in evinde geçirdi. Ertesi gün, Dedebaba postunda oturan Salih Niyazi Baba ve Dergah ziyaret edildi. Hacı Bektaş Dergahı, Mustafa Kemal ve diğer heyet üyelerine çok sıcak davrandı. Dergahta, Atatürk, Cemalettin Efendi, Salih Niyazi Baba ve diğer ileri gelenlerle özel bir toplantı yapıldı. Bu toplantıda bağımsızlık mücadelesi konuşuldu.
Samsun’dan başlatılan bağımsızlık mücadelesine, Alevi-Bektaşi toplumu tam destek vermişlerdir. Değişik kaynaklarda, Alevi ve Bektaşilerin Ulusal Kurtuluş Savaşına ayni ve nakdi yardımlarla destek olduklarına dair bilgiler de yer almaktadır.
28 ARALIK 1919 TARİHİNDE ANKARA’DAN BAB-I ALİ DAHİLİYE NEZARETİNE ÇEKİLEN TELGRAF: Atatürk’ün Kırşehir ve Ankara’ya gelişi ve Hacıbektaş’ı ziyaretine ilişkin veriler içeren bir başka belgeyle, Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı’nda karşılaşıyoruz. 28.12.1919 Tarihinde BAB-I ALİ DAHİLİYE NEZARETİ’ne, Ankara’dan çekilen telgrafa ilişkin belgenin detayları ise şöyle:
KAYNAK: Atatürk ile İlgili Arşiv Belgeleri (1911-1921 Tarihleri Arasına Ait 106 Belge), T.C. Başbakanlık Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı, Yayın No:1, Gn. No:060, Ankara 1982, sayfa 77.
BELGE-78/a
B.E.O.
Siyasî Kısım
Karton No: 34
Dosya No:60
Belge No:343585
BAB-I ALİ DAHİLİYE NEZARETİ
Kalem-i Mahsus
ANKARA VİLAYETİNDEN GELEN 28 ARALIK 1919 TARİHLİ ŞİFRE TELGRAFIN SURETİDİR.
Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları, dün akşam saat üç sıralarında Ankara’ya giderek doğruca Hacı Bayram-ı Veli Hazretlerinin mübarek türbelerini ziyaret ettikten sonra hükümet önünde toplanan binlerce halk tarafından sevinç içinde, alkışlarla ortaya alınıp kurbanlar kesilmiş, halifelik ve Padişah efendimiz hazretleriyle devlet ve milletimizin mutluluğu için dualar edildikten sonra, Mustafa Kemal Paşa tarafından da aynı anlamda bir konuşma yapılmış, vilayet makamında ve Kolordu Kumandanlığı dairesinde kendilerine çay ve kahve ikram edilmiştir. Daha sonra iki seneden beri boş olan ve ikametlerine ayrılan Ziraat Okulu’na gitmişlerdir. Karşılamaya, şehre üç saatlik mesafeden bütün Ankara halkı ile çevre ilçelerin ileri gelenleri, yönetici durumunda bulunan şahıslar ve Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye idare heyetleriyle, yine çevre ilçelerden gelen binlerce Kuva-yi Milliye atlılarının katıldıkları, yüzbinlerce halk, kadın ve çocuklar da olduğu halde bir saatlik mesafeden başlayarak, hükümete kadar iki yakalı olarak karşılamaya koştukları, heyetin pek sıcak ve samimi alkışlar arasında geçtiği, Ankara zeybekleri tarafından kılıç ve kalkan oyunları oynandığı, karşılayıcıların mühim bir kısmının silahlı olduğu halde en ufak bir uygunsuzluk bile kesinlikle meydana gelmediği, Heyetin Hacı Bektaş köyünde Çelebi Cemalettin Efendi tarafından misafir edildiği, dergahın dedeleri tarafından kendilerine ziyafet verildiği, Bektaşi tarikatı ileri gelenleriyle Alevilerin Kuva-yi Milliye’ye girdikleri ve yine Kırşehir’de şiddetli yağmur yağmasına rağmen, pek büyük bir merasim yapıldığı, mutasarrıflık vekaletinden alınan telgraftan açıkça anlaşılmakla ilave olarak arz olunur.
ATATÜRK EVİ: Atatürk’ün Hacıbektaş’ı ziyareti, her yıl 22 Aralık tarihinde düzenlenen etkinliklerle, mahalli bir bayram olarak kutlanmaktadır. Mustafa Kemal Atatürk’ün 22 Aralık 1919 tarihinde, Hacıbektaş’ı ziyaretinde ağırlanmış olduğu Ulusoy ailesine ait ev de, Kültür Bakanlığı tarafından kamulaştırılarak “Atatürk Evi” olarak düzenlenmiştir. Mustafa Kemal Atatürk’ün 22-23 Aralık 1919’da Hacıbektaş’a gelişinde, Dergah’da dinlendiği yer olarak bilinen mekanda ise, sanatçı Filinta ÖNAL tarafından yapılan ‘Atatürk’ rölyefi yer almaktadır.
ÇİLEHANE (DELİKLİ TAŞ):
Çilehane, giriş ve çıkışı bulunan küçük bir mağaradır. İlçe merkezinin 3 km. doğusunda meyilli bir tepededir. Mağara girişi, bir insanın yürüyerek rahatça girebileceği genişliktedir. Mağara içerisinde yüksekçe bir yerde ve bir insanın zorlukla geçebileceği, dışarı açılan bir delik vardır. Hacı Bektaş Veli’nin bu mağarada zaman zaman halvete kaldığı söylenmektedir. Delikli Taş olarakta bilinen Çilehane, Hacıbektaş’ta en çok ziyaret edilen yerlerdendir. Yaygın bir inanışa göre, günahı olan insan, zayıf dahi olsa bu delikten geçemezmiş. Delik onu sıkarmış; bir adak adayınca serbest bırakırmış. Günahı olmayanlar, delikten rahatça geçermiş.
Çilehane’nin bulunduğu tepenin batısında kesme taştan yapılmış, kemerli bir çeşme vardır. Suyun aktığı geniş oluğun üzerindeki 967 (M.1559) tarihli yazıtta şunlar yazılıdır: “Âb-ı Zemzem didi Bektâş-ı velî ma’lûm-u nâs / Sâhib-ül-hayrât Mîr Mahmûd Muammer Ayâs / Târîhi Dokuzyüz altmışyedi’de oldu temâm / An Abdâl-i Bektâşî Hüseyn an der Aras.” Bu yazıttan çeşmenin, Mir Mahmut Muammer Ayas tarafından 967 (M.1559-1560) yılında yaptırılmış olduğunu anlıyoruz. Çeşmedeki 1326 (M.1908) tarihli yazıtta ise şunlar yazılıdır: “Çakıran karyesinden bir mîr-i âtıfet hû / İsmi ânın Kahraman, hayrâtı idüb arzû / Bir bağçe kıldı inşâ bir çeşme itti icrâ / Hizmette kasdı hâlâ Derâh-ı Pîr’e yâhû / Baba efendi elhakk sa’y eylemekte ancak / Namında Feyzî mutlak fikreylesen ayân bû / Bir çıktı cevher âsâ târihi söyle Baba / Bu bağçe pek dilâra oldu bu çeşme dilcû – Sene 1326.” Bu ikinci yazıttan, Fevzi Baba zamanında Çakıranlı Karyesi’nden Kahraman adlı bir kişi tarafından, çeşmede ve çevresinde düzenlemeler yaptırıldığı anlaşılmaktadır. Suyunun şifalı olduğuna inanılan bu çeşme, Zemzem Çeşmesi olarakta bilinmektedir.
Çilehane’nin bulunduğu meyilli tepede, mitolojik yönden Hacı Bektaş Veli ile ilgisi olduğuna inanılan Minder Kaya ve Kulunç Kaya vardır. Mindere benzeyen bir kaya ve arka tarafında sırt yaslanabilecek ikinci bir kayadan oluşan Minder Kaya’ya, Hacı Bektaş Veli’nin oturduğuna inanılmaktadır. Kulunç Kaya ise, yine bu bölgede olan hafif meyilli bir kayadır. Sırt ağrısına iyi geldiği söylenen ve sırt üstü yatarak aşağı doğru kayılan kaya, üzerinde kayılmasından dolayı parlak bir görüntü kazanmıştır.
Tel örgü ile koruma altına alınmış olan Çilehane girişinde oluşturulan “Ozanlar Yolunda”, Alevi-Bektaşi anlayışında “Yedi Ulu Ozan” olarak anılan Nesimi, Yemini, Fuzuli, Şah İsmail Hatai, Kul Himmet, Virani ve Pir Sultan Abdal’ın heykelleri yer alıyor. Yolun devamında ise Aşık Veysel, Davut Sulari, Yunus Emre, 18.yüzyıl ozanlarından Aşık İbrahim ve Feyzullah Çınar’ın heykelleri yer alıyor. Ozanlar Yolu’nun sonunda 2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas’ta Madımak Otelinin yakılmasında hayatlarını kaybedenler anısına dikilmiş “Ozanlar Anıtı” ve 17 Mayıs 2002 tarihinde kaybettiğimiz büyük ozan Aşık Mahzuni Şerif’in mezarı ve anıtı yer almaktadır.
Çilehane tepesinde yer alan Hacı Bektaş Veli heykeli, Radyo Barış tarafından yaptırılmış olan dört kişinin semah dönüşünü tasvir eden heykeller, bu heykellerin hemen alt tarafında yer alan Nazım Hikmet Ran’a ait heykel, “Ozanlar Yolu” nu tamamlayan unsurlar olarak karşımıza çıkıyor.
Çilehane’deki Anfi Tiyatroda ise Hacıbektaş Belediyesi’nin yaptırdığı “İnsanlık Anıtı ve Müzesi” yer almaktadır. Ozanlar Yolu’nun doğusunda Hacıbektaş Belediyesi tarafından oluşturulan “İz Bırakan Aydınlar Mezarlığı”nda ise, öldüklerinde Hacıbektaş’ta defnedilmeyi vasiyet eden Turhan Selçuk, İlhan Selçuk, Fikret Otyam ve Araştırmacı-Yazar Avukat Şakir Keçeli’nin mezarları bulunmaktadır.
BEŞTAŞLAR:
İlçe merkezinin kuzeyinde, 5 km. uzaklıkta, Çivril köyü yakınlarında beş adet büyükçe taşın bulunduğu yerdir. Hacı Bektaş Veli hayatta iken, bu taşların konuştuğu ve şahitlik yaptığına ilişkin bir söylence anlatılmaktadır. Vilayetname de yer alan söylence şöyledir: “O zaman otlaktaki sığırlara, köyden her gün bir kişi nöbetle bakarmış. İdris Hoca’nın otlaktaki sığırlara bakma sırası geldiği bir gün önemli bir işi çıkmış. Hacı Bektaş Veli hayvanlara bakma işini üstlenmiş. Hayvanlar otlayarak Mucur istikametine doğru yayılırlarken, İdris’in kardeşi Sarı kendi öküzlerini getirip bunlara katmış. Hacı Bektaş Veli de “ben bunları görüp, gözetemem, bir zarar gelirse karışmam” demiş. Sarı dinlememiş, bırakmakta ısrar etmiş. Bunun üzerine Hacı Bektaş Veli, çevredeki beş tane büyük taşa hitaben “Siz tanık olun, Hacet vaktında şehadet edersiniz” demiş. Sarı’nın öküzlerini kurt parçalamış. İş Kadı’ya düşmüş. Hacı Bektaş Veli, beş tane şahidim var demiş. Onları otlak yerine götürüp, taşlara seslenince hepsi yuvarlana yuvarlana huzura gelmiş ve tanıklık etmişler.”
Beştaşların hemen yakınında ise bir çeşme, bir cem evi ve kesilen kurbanların pişirilmesi için ocaklar bulunmaktadır. Burada konaklayabilmek için çadır kurulabilecek alan ve prefabrik yapılar bulunmaktadır.
DEDEBAĞI:
Hacıbektaş İlçesi’nin kuzeyinde, ilçeye 2 km. uzaklıktadır. Dedebağı, Dergahın açık olduğu dönemde önemli ocaklardandı. Dedebağı, bugün mesire alanı olarak kullanılmaktadır.
Dedebağı içindeki küçük bakımsız yatır içinde Hacı Melek Baba ve Pehlivan Baba’nın mezarları bulunmaktadır. Yatırın önündeki mezarın ise Arıcı Babaya ait olduğuna inanılmaktadır. Yatırın girişindeki 1310 tarihli yazıt şöyledir: “Bu bâğı ibtidâ Seyyid Nebî Dede idüb îcâd / Velî bu Pehlivân Baba’dır iden revnakın müzdâd / Anınçün Türbedâr Hacı Mehmed Baba hasbîce / Sene bin üçyüz on’da eyledi bu türbeyi bünyân / 1310 (M.1892)” Bu yazıtın, bir ara Pirevi Postnişinliği de yapan Hacı Mehmet Baba tarafından konulduğu anlaşılmaktadır.
Dedebağı içinden geçen derenin kenarında, Şeker Pınarı diye bilinen taştan yapılmış bir çeşme vardır. Çeşmenin ön yüzündeki 1337 (M.1919) tarihli yazıt şöyledir: “Nûş edenler hemîşe olsun tüvânâ / Hasaneyn aşkına deyüb El-hamü Mevlânâ / Sa’yini meşkûr edüb ve kalbini ma’mûr ede / Dü-cihânda dest-gîr-i mefhar-i âl-i abâ / Ta’mir etti bin üçyüz otuz yedide / Bu Şeker Pınarı’nı Salih Niyâzi Baba.” Yazıttan, çeşmenin 1919 yılında Salih Niyazi Baba tarafından tamir ettirildiğini anlıyoruz.
BALIM EVİ (Kadıncık Ana Evi):
Karahöyük’ün güneyindeki dere kenarındaki tarihi Akpınar Çeşmesi’nin arkasında bulunan Balım Evi’ne, Kadıncık Ana Evi’de denmektedir. İdris Hoca’nın evi olduğu ve Hacı Bektaş Veli’yi bu evde konuk ettiği bilinmektedir. Hacıbektaş’ın en eski yapılarından olan bu ev, geçmişte Vakıflar Genel Müdürlüğü’nce restore edilmiş olmakla birlikte, bugün için kendi kaderine terkedilmiştir.
Kadıncık Ana, Alevi-Bektaşi anlayışında kadının rolü ve konumunu gösteren simgesel bir öneme sahiptir. Alevi-Bektaşi düşüncesinde isimleri geçen Fatma Nuriye Hanım, Kutlu Melek ve Fatma isimlerinin aslında aynı kişi olduklarını ileri sürenler olduğu gibi, bu ismlerin farkı kişiler olduğunu ifade edenlerde bulunmaktadır.
Balım Evi üç odadan oluşmaktadır. Birinci oda tek kemerli olup, üç küçük penceresi vardır. Bu odanın sol tarafındaki eğri duvar, yıkılmak üzere iken Hacı Bektaş Veli’nin yıkılmasına engel olduğuna dair anlatılan ve Vilayetnamede yer alan söylenceye konu olan duvardır. Üçüncü odanın tavanı da kemerli olup, tüm odaların küçük aydınlatma pencereleri vardır.
KARAHÖYÜK:
İlçenin merkezinin kuzeyinde, üzerinde yer yer çam ağacı bulunan tepedir. Hacı Bektaş Veli’nin Suluca Karahöyük’e Güvercin olarak indiği ve ilk müritleri ile toplantı yaptığı söylencesinde adı geçen yer burasıdır. Prof. Dr. Kemal Balkan tarafından 1967 yılında Karahöyük’te başlatılan ve aralıklarla sürdürülen arkeolojik kazılarda Helenistik, Roma, Frig, Hitit ve Bronz çağlarına ait katmanlar tesbit edilmiştir. Bulunan eserler arasında her döneme ait seramikler çoğunluktadır. Sözkonusu eserler, Hacıbektaş Arkeoloji Müzesinde sergilenmektedir.
HIRKA DAĞI:
Hacı Bektaş Veli’nin hırkasını yaktığı söylenen ve bu söylenceden adını almış olan dağdır. Hacıbektaş’ın güneyinde ve ilçeye yaklaşık 15 km. uzaklıktadır. Volkanik bir dağ olan Hırka Dağının yüksekliği 1670 metredir. Dağın etekleri meşe ağaçları ile kaplıdır.
Hırka Dağı ve Hacı Bektaş Veli’ye dair Vilayetname’de aktarılan aşağıdaki söylence, Ardıç ağacının Alevi-Bektaşi düşüncesindeki simgesel değerini de ortaya koymaktadır. Söylence şöyledir: “Hacı Bektaş Veli, Kayseri’den Suluca Karahöyük’e gelirken uğradığı köyde gösterdiği kerametleri farkeden köylüler, ‘Himmet Dilemek’ için onu aramaya başlarlar. Kızılırmağı geçmiş olan Hacı Bektaş Veli, Hırka Dağının zirvesine ulaşır. Dağın zirvesindeki ardıç ağacının dibine oturur ve şöyle der: ‘Ey ardıç, pürün ve budağınla üzerimi örtüp beni gizle. Kıyamet gününde sana himmet kılam.’ O ardıç ağacı pürü ve budağı ile bütünüyle eğilip, Hünkar’ı sır etti. O ardıca ‘Devecik Ardıcı’ dediler. Hünkar’ı bulamayan köylüler ise, köylerine döndüler.”
Vilayetnamedeki Hırka Dağına ilişkin bir diğer söylence ise şöyledir: “Karahöyük’ün sert kışı ve soğuğundan şikayetlenen dervişler ‘Havası daha iyi yere gidelim’ derler. Hacı Bektaş Veli, ‘Hakikate ulaşmak için, bu yerden daha yüce bir yer olsa idi orada otururdum.’ der. Birgün halifeler ve dervişlerle hırka dağına gelir. Orada bulunan, ardıcın dibinde oturur. Odun toplanıp ateş yakılır. Alevler iyice yükselince Hacı Bektaş Veli ateşin etrafında kırk defa döner. Sonra, sırtındaki hırkayı çıkarıp ateşin üstüne bırakır. Hırkanın külünü alıp havaya savurur. Etrafındakilere ‘İşte bu kül zerrelerinin herbirinin düştüğü yerde bir ağaç bitsin ve bu kıyamete kadar devam etsin.’ der.”
ATKAYA:
İlçenin güneyinde, Bala Mahallesindeki büyükçe bir kaya parçasıdır. Hacı Bektaş Veli’nin, üzerine binip at gibi yürüttüğü söylenilen bu kaya “Atkaya” olarak bilinmektedir. Bu kayanın yanında, mezar taşında “Buhâra’lı Şeyh Hacı Hamza Efendi” adının ve “3 Nisan 1328 (M.1912)” tarihinin yazılı olduğu bir mezar vardır. Buhara’lı Şeyh Hacı Hamza Efendi’nin, Dergah’a gönderilen Nakşi şeyhlerinden olduğu bilinmektedir.
Atkaya’ya dair Vilayetname’de anlatılan söylence şöyledir: “Akşehir’de oturan erlerden Seyyid Mahmud Hayrani’nin, bir arslana at gibi binmiş, eline de bir yılan alıp kamçı gibi kullanarak, üçyüz dervişi ile gelmekte olduğu Hacı Bektaş Veli’ye bildirilir. Hacı Bektaş Veli, bahse konu kayanın üzerine binerek, gelen erenleri karşılamaya gider. Hayrani Seyyid Mahmud, Hacı Bektaş Veli’yi bir kayaya binip kendilerini karşılamaya geldiğini görünce, ona büyük bir saygı duyar.”
BEKTAŞ EFENDİ TÜRBESİ:
Hacı Bektaş Veli Müzesinin batısında ve 150 metre kadar uzaklıktadır. Türbede mezarı bulunan Bektaş Efendinin hayatı hakkında fazla bir bilgi bulunmamaktadır. Türbe üzerindeki yazıttan, Bektaş Efendi Türbesinin 1603 yılında yapıldığını anlıyoruz. Yazıtta şunlar yazılıdır: “Bennâ hazâ eş-şeyh merhum Bektaş bin Mahmud an evlâd-ı el-Hacı Bektaş el-Horasani İsna Aşer ve elf 1012 (M.1603).”
Kesme taştan yapılmış olan türbe, Balım Sultan Türbesi ile benzerlik göstermektedir. Balım Sultan Türbesi önündeki kemerli bölüm bu türbede yoktur. Türbenin önünde dikdörtgen planlı bir giriş bölümü bulunmaktadır. Bu bölümden bir kapı ile sekizgen planlı Bektaş Efendi Türbesine ulaşılır. Türbe üzerindeki kubbe, sekiz köşeli piramit şeklinde ve sivri külahlıdır. Türbenin giriş kapısı üzerinde şu yazıt yer almaktadır: “Hacı Bektaşi Veli evlâdından Çelebi Cemaleddin Efendi tarafından tamiri fi sene 22 Eylül 1322, fi sene 16 Şubat 1324. (M.1904-1906)” Bu yazıttan ise, Çelebi Cemalettin Efendi tarafından, 1322-1324 (M.1904-1906) yıllarında türbede onarım yaptırdığını anlıyoruz.
CUMA CAMİİ:
Hacıbektaş ilçe merkezinde iki cami bulunmaktadır. Tekke Camii’ne dair bilgileri, Hacı Bektaş Veli Dergahı’nı anlattığımız sayfada paylaşmıştık. İlçe merkezindeki diğer cami, Cuma Camii olarak bilinmekte olup, Savat mahallesi, Cuma sokaktadır.
Cami, kesme taşla inşa edilmiştir. Caminin önünde, üç kemerden oluşan bir yapı bulunmaktadır. Yaptırılan onarımlar sırasında kemerler, camekan ile kapatılmıştır. Kemerli bölümdem sonra gelen ve cemaatin namaz kılmasına ayrılmış bölüm, camekanla kapatılan kemerli böümden birbuçuk metre kadar daha yüksektir. Caminin kuzeydoğusunda ve cami dışındaki merdivenle minareye çıkılmaktadır. Dört küçük kemerden oluşan minarenin külahıda taştandır.
Cemaatin namaz kılmasına ayrılan bölümün girişinde, camiye ait bir yazıt bulunmaktadır. Yazıtta “Bina haze’l-mescid fî eyyam-ı sultan’ü’l-azam Selim Şah bin Bayezid Han Ali bin Şehsüvar Bey fi sene 926” yazılıdır. Yazıttan, caminin Selim Şah oğlu Bayezid Han oğlu Şehsüvar Bey tarafından 926 (M.1519-1520) yılında inşa ettirildiğini anlıyoruz.
HACIBEKTAŞ’TAKİ TARİHİ ÇEŞMELER:
Hacı Bektaş Veli Türbesi içerisindeki Üçler Çeşmesi ve Aslan Ağzı çeşmesi; Çilehane’deki Zemzem Çeşmesi ve Dedebağ’daki Şeker Pınarı Çeşmesinin, gözönünde olmaları nedeni ile daha bakımlı olduklarını gözlemleyebiliyoruz. Hacıbektaş’taki tarihi değere sahip diğer çeşmelere ilişkin görüntülerden; gereken bakımın yapılmadığını, yıkılıp yokolmaya terk edildiklerini görebiliyoruz.
Çeşmelerin üzerindeki yazıtlardan, en eskisinin 1559 yılında yapılan Zemzem Çeşmesi olduğu, en yenisinin de 1850 yılında yapılan Dedem Pınarı Çeşmesi olduğu anlaşılıyor.
Akpınar Çeşmesi: Balımevi’nin Karahöyük’e bakan tarafında ve hemen aşağısında, düzgün sarı kesme taştan yapılmış bir çeşmedir. Yuvarlak kemerli çeşmenin üzerinde yanyana iki yazıt bulnmaktadır. Sağdaki yazıtta “Kabul olsun diye her kim nazar etse bu tarihim / Şükür hamd olsun ol hakka erişti menzile rahim / Ruhu şad ola her kim hayır ile yad eylese ruhum / Edendir sahib’ü’l-hayrat adı Derviş İbrahim 1138” yazılıdır. Yazıttan çeşmenin, 1138 (M.1774-1775) yılında Derviş İbrahim tarafından yaptırıldığını anlıyoruz. Soldaki yazıtta ise, “T.C. Anıtlar Derneği Tamir Etti. 1 Eylül 1961” yazılıdır. Tamiratlar sırasında yalak ve tahliye havuzu yenilenmiştir.
Hoca Fakih Çeşmesi: Savat Mahallesi, Cami Sokakdaki çeşme düzgün kesme taşlarla yapılmış. Üçgen alınlıklı ve yuvarlak kemerli olarak inşa edilmiştir. Önündeki yalak ve havuz, sonradan çeşmeye ilave edilmiştir. Çeşme üzerindeki iki yazıttan üsttekinde, çeşmenin “Anıtlar Derneği tarafından 1962 yılında tamir ettirildiğini” yazılıdır. Alt sıradaki 4 satırlık Osmanlıca kitabede ise “Bismillahirrahmanirrahim / Sahib’ü’l-hayrât eş-Şeyh Abdüllâtif / İptida tamiri etti tecdîd Rızâ / Ahali tarafından tamir olundu fi 1325” yazılıdır. Yazıttan, Şeyh Abdüllâtif tarafından tamirat yaptırıldığını; Rızâ Ahâlî tarafından da 1325 (M.1907-1908) yılında tekrar tamir edildiğini öğreniyoruz.
Üçpınar Çeşmesi: Savat mahallesindeki Hoca Fakih Çeşmesi ve Cuma Camii’nin batısına giden yolun sonundadır. Ön kesimde sol yandan devam eden ve yalağa bağlanan su kanalı bulunmaktadır. Üçgen çatılı çeşmenin, kemer yaylarının simetrik olmayışının, yapılan onarımlardan kaynaklandığını akla getirmektedir. Kaplama taşlar ve derz sıvalarından, özensiz bir onarım yapıldığı anlaşılmaktadır. Yola bakan yan duvarındaki onarım yazıtında, çeşmenin 1228 (M.1813-1814) yılında İbrahim isimli bir kişi tarafından onarıldığı yazılıdır.
Savat Pınarı (Hediye) Çeşmesi: Savat Mahallesi, Ahmet Taner Kışlalı sokağındaki çeşme, sarı ve kahverengi taşlardan yapılmış. Üçgen alınlıklı çeşme üzerindeki ve en üstteki 4 satırlık mermer yazıtta, “Hû / Mürûr-ı vakt ile bu çeşme-i dil-cûy bi-iştibâh / Esasından harâb-u nâ-bedîd olmuş idi nâ-gâh / Kemâ-kân Türbedar Hacı Mehmed Baba yaptırdı / Mücedded-i sâl bin üç yüz on üçde hasbet-en-lillah Fi sene 1313” yazmaktadır.
Onun altındaki yazıtta “Sâhib’ü’l-hayrât ve’l-hasenât ve râgıb-ü’l-cennet / ve’d-derecât halâ Kapudan-ı Derya Gazi Hüseyn Paşa / Hazretleri’nin kahvecisi Uzun Ali oğlu Veli / Ağa’nın fî-sebilillâh Hediyye isminde çeşmesidir. 1218” yazmaktadır. En alttaki kitabede ise, “Anıtlar Derneği Tamir Yaptı 1962” yazmaktadır.
Yukarıdaki yazıtlardan; çeşmeyi Kaptan-ı Derya Hüseyin Paşa’nın kahvecisi Uzun Ali oğlu Veli Ağa’nın 1218 (M.1803-1804) yıllarında yaptırdığını, çeşmeye Hediyye isminin verildiğini, 1313 (M.1895-1896) yıllarında Türbedar Hacı Mehmed Baba tarafından yenilendiği; Anıtlar Derneği tarafından 1962 yılında bakım ve onarımının yapıldığı anlaşılmaktadır.
Feyzullah Baba Çeşmesi: Bala Mahallesi, Taşçılar Sokaktaki çeşme, üçgen alınlıklı olarak inşa edilmiştir. Çeşme üzerindeki birinci yazıt, boyanmış olması nedeniyle okunamamaktadır. Ancak, yazıtın sonunda “Feyzullah Baba Çeşmesinden su içilmesinin gerekliliği” yazılı olduğu anlaşılmaktadır.
Yanındaki küçük yazıtta ise, Anıtlar Derneğinin 1962 yılında tamirat yaptırdığı yazılıdır.
Dedem Pınarı (Saatçi Ali Dede) Çeşmesi: Bakıbağ Çiftliği yolu üzerindedir. Daha çok sarı kesme taşlarla inşa edilen çeşmenin kemerinde, sarı ve kırmızı kesme taşlar dönüşümlü olarak kullanılmıştır. Çeşmenin üst kısmına, içbükey saçak yerleştirilmiştir.
Çeşme üzerinde üç yazıt bulunmaktadır. Alınlıkta yazıtta “Maşaallah 1321” yazmaktadır. İç duvardaki ilk yazıtta, “Harab idi bu çeşme-i çeşm şefkatle görüp nâ-gâh / Şürû etti hemen tecdîd ve temhide bi-avnillâh / Serâser sâl-ı bin üç yüz yigirmi üçte yaptırdı / Mükemmel Türbedâr el-Hac Feyzullah-ı Babaullah Sene 1323” yazılıdır.
Aynı duvarda, bu kitabenin hemen altındaki, zorlukla okunan ikinci kitabede; “Hayrât-ı Saatçi Ali Dede’nin / Bu . etti bünyâd / Atşânı def olsun gelip gidenin / Hayr dua okusun Müslimin ibâd / .. hitâm .. / Revân oldu akdı bu âb dîde / Sene bin iki yüz altmış yedide / Tarihini yazdı taşına üstâd” yazılıdır.
Kitabelerden, çeşmenin Saatçi Ali Dede tarafından 1267 (M.1850-1851) yıllarında inşa edildiğini; 1321 (M.1903-1904) yılında, alınlıktaki kitabenin düzenlendiğini; 1323 (M.1905-1906) yılında ise Türbedar Hacı Feyzullah Babaullah tarafından onarıldığını anlıyoruz.
Baba Pınarı Çeşmesi: Kırşehir yolu üzerinde ve ilçeye yaklaşık 3 km uzaklıktaki Babapınar Çftliğndedir. İki oluktan akan su, önce dar bir havuza, sonrasında daha geniş bir havuza verilmiştir. Çeşme şekli ve boyutları ile, Bakıbağ yolu üzerindeki Dedem Pınarı çeşmesine çok benzemektedir. Çeşme üzerine kazınmış olan “Maşaallah” yazısı da benzer özelliktedir.
Çeşmenin üst kesimindeki dört satırlık onarım kitabesinde, “Harab idi bu çeşme-i çeşm şefkatle görüp nâ-gâh / Şürû etti hemen tecdîd ve temhide bi-avnillâh / Serâser sâl-ı bin üç yüz yigirmi üçte yaptırdı / Mükemmel Türbedâr el-Hac Feyzullah-ı Babaullah Sene 1323” yazmaktadır.
Baba Pınarı Çeşmesi. onarım kitabesi, Dedem Pınarı Çeşmesi’nin onarım kitabesiyle birebir aynıdır. Dedem Pınarı Çeşmesi’ni onartan Feyzullah Babaullah’ın aynı sene (M.1905-1906), Baba Pınarı Çeşmesi’ni de onarttığı ve kitabeyi, aynı boyut ve kalıpta hazırlattığı anlaşılmaktadır.
Kaynak: Hacıbektaş WEB